Kayıtlar

"Mutluluk her zaman keyif vermez."

Resim
Malumumuz şu ki, Almanya ikincisinin nüvelerinden olduğu dünya harbinin bitiminde yenik, bitik, bizim şu vakit 130 yılın fecaat sıcaklarından muzdarip "ayol parmağımı oynatasım gelmiyor" diye hayıflandığımız serzenişleri has elden peynir sündürmesi gibi sündürmemiş tez elden yeklenip kalkma çabalarına girmişti. Bu uğurda Hitler dedelerinin sarı saç-mavi göz-bembeyaz ten üçlemesi ari ırk idealini elinin gerisiyle ittirmiş, sair ülke vatandaşlarına işçi sıfatıyla kıymetli yurtlarının kapılarını açmıştı. 1960 baharında açılan bu  kapı 1973 ayazında usulünce sona erer (teşbih-i beliğ yada kinaye yaptım, emin değilim). Tabi usul "kapatınız kapıları, dolduk" olsa da, eşeden köşeden yaa Allah deyu deyu binlercesi Alaman topraklarına giriş yapmış, beklenir ki Hitler'in kemikleri sızım sızım sızlamıştı. Ama sakınılan göze çöp de batıyor haliyle. Zamanla bütün dünya tarihine malolan meseller gibi bu da sinema camiasının dönüp dolaşıp el attıklarından biri oldu. Pek çok y...

Borges içlenmesi..

  “Zaman beni sürükleyen bir nehir, ama nehir benim. Zaman beni yok eden bir kaplan, ama kaplan benim. Zaman beni tüketen bir ateş, ama ateş benim. Evren, ne yazık ki gerçek, Ve ben, ne yazık ki Borges’im.”

Sadece ikimiz mi birbirimizi seviyoruz bu dünyada?

Resim
Amerikan bağımsız sinemasını klasik Hollywood ürünlerinden ayıran başat özelliklerden biri de hiç şüphe yok ki, arz ve talebe göre balans ayarı yapılmış yordanabilir bir giriş-gelişme-sonuç barındırmamasıdır. Bu minvalde, eğlencelik-güldürük ya da hislerde istendik yönde kanalizasyon amacı gütmeden el değmemiş lezzetler katar  izleyene. Kendi meşrebince dozu has tartar teraziyle ayar edilmiş espri düzeyi, derdini kör gözüm parmağına dürtmeyen inceliği ve tipten sıyrılmış esaslı karakterleriyle onca dev bütçe maliki Hollywood yapımcılarına uzaktan nanik yapar gibidir sanki. Parayla yaşanan saadetin mahiyetine ithafen yapılmış bir naniktir bu. Herneyse.. Amerikan bağımsız sineması kategorisinden bir kişilik yer ayırabileceğimiz Sam Mendes'in yalnızca Amerikan Güzeli'ni seyredenler dahi bir miktar sürgit düzenden sıkkınlığını anlamıştır. Öyle her gün üç öğün gümüş tepsilerle servis edilen amerikan rüyası tadında bir film olmadığını görünen kimliklerin ardındaki gam kasavetten ma...

Piramidin tabanı, amanın Maslow bilmez yalanı..

İnsanın asli görevleri nöbetleşe ilerler diyorum.  Bunu uzunca bir vakit bloglar alemine dalamamaktan sebep içimden gelerek, göğsümü de gererek gerekirse, söylüyorum. Bu gayet yöresel bir örnek oldu bir demetten bir adet boyutunda ama bütünü oluşturan zaten o hep iplenmeyen küçük küçük detaylar değil mi? İşte son zamanlarda asli meşgalelerim bu küçücüklerden oluşuyor gibi görünüyor ama geliyorum gidiyorum acaba esaslı büyükler bunlar mı ki, doğ-yaşa-öl formülünde beşeri bir takım değişikliklerle hayata tali yollar çizip çizip kayıp mı oluyoruz diye hayıflanarak. Neyime hayıflanıyorum, cürmüm kaç dönüm yeri ışıtır hiç bilmem ama bir ışık var onu görüyorum; insana umursamazken/yoksunken herşey edebiyat edebiyat bakıyor, dağlardan şiir kopup geliyor çağlayarak, her çizgide sanat bulup eğrilik yarıçapından manidar cümleler üretiyoruz. Her delide bir Dali olduğu çıkarımından hareketle deliliğin sınırlarında yaşamanın hazzını meczup olup dağa çıkmakla eş görüyoruz. Sonra bu bir ülkü oluy...

"Kahve ve Sigara"nın türlü türlü kombinasyonları..

Resim
Tütüne bağlılığım hiç olmadı ama köpüklüsünden bir Türk kahvesi çaydan sonraki sıranın bir numarasıdır benim için. Zaten kafeinin kalbi çarptırır etkisi çaya oranla fazladır ve ben devamlı elinde fincanla gezen biri olarak o fincanın içini salt kahveyle doldursam uhrevi aleme hangi kompartımandan gideceğimin biletini tez elden keserim. Jarmusch'ların Jim de bunu diyor işte. "Kahve ve sigara mı? Ama sağlığına zararlı.." Nitekim bu sağlık zafiyeti Jim'i 1989 yılından 2003 yılına kadar huzursuz etmiş, o da yer yer bu huzursuzluğu yakın eşrafıyla film etmiş sonra da buyrun seyredin diye bizlere sunmuş. Bu eşrafta kimler yok ki? Tom Waits, Iggy Pop, Roberto Benigni, Cate Blanchett, Jack - Meg White (White Stripes), Alfred Molina.. Renée French. Renée French? Bence filmin en esrarengiz kişisi işte bu Renée Hanım. Filmin 11 bölümünde tek yalnız kahve içen kişi olan Renée French endamına, böyle bir filmde onca meşhur insan arasında bulunmasına rağmen tanınmayan birisi. Hakkın...

Kadınlar diye düşündüm; sihirliydiler kadınlar. Ne harikulade varlıklardı onlar!

Resim
Dünyaya kendinden bir adet daha sunmak istemediği için yada "babası olmak istemediği için" baba olmayan Bukowski'nin baba olmadan sahip olduğu çocuklarından biridir Henry Chinaski. Daha çok içindeki çocuktur bu Henry, Bukowski'nin. O malum masum iç çocukları gibi değil de dıştaki Bukowski'nin birebir aynısı, belki ikinci dereceden türevidir bu içteki Henry. Dıştakinin bütün dünyayı sallamaz, düzene küfrü çekmiş, ucuz hayat, ucuz kadın, ucuz şarap düşkünü halleri içte bir Henry olup yazıya dökülmüş, sonra da yazıdan Bent Hamer adlı bir yönetmen izanıyla resme dönüştürmek istemiştir onu. İyi olmuş mudur? İllaki olmuştur ama sayın Hamer bu pirüpaklıkla, bu sempatik tarzla Henry'yi Bukowski'nin içinden jiletlemiş çıkarmıştır. Hani ki, bizim bu Bukowski dediğimiz adam paspal, haddince kirli, dağınık, hizadan uzak bir alemde yaşayan biri idi, bu filmde Matt Dillon ne kadar kıyıdan kenardan Bukowski'yi andırır olsa da, cici bir hayat hikayesi görünümünden uza...

'Aile bir kelime değil, cümledir.'

Resim
Beynimin pelteleşmeye yüz tuttuğu son günler üstüne bir Wes Anderson filmi ile titreyip, malum çağrıdaki muhatap Türk ben oldum. Sakin, sakin.. Milliyetçi bir yazı değil bu Türk yazmasından sebep.. The Darjeeling Limited'dan sonra sayın yönetmene hisli duygular beslemeye başlamış idim. Henüz Rushmore ve Fantastic Mr. Fox'u seyretmiş değilim ama en az The Royal Tenenbaums ve The Darjeeling Limited kadar iyilerse lafa hacet yoktur. Anderson'ın yapımcılık, yönetmenlik, senaryo ve filmin diğer işlerinin bütünüyle ilgili halleri "A Wes Anderson Film" ön deyişini ona kazandırmakta, auteur yönetmen kisvesine bürümektedir.  Filmlerinde tercihen sabit tuttuğu Bill Murray, Owen Wilson, Luke Wilson, Seymour Cassel gibi absurd komediye çok yakışan isimlerle içinde felsefe, gündelik hayat klişeleri, aile ilişkileri, güzel müzikler, yere yatırmayan ama dozunda espriler sunar seyirciye.  Anderson, The Darjeeling Limited'da üç kardeşin yıllar sonra bir vesile ile birleşip öz...

Herkes herkestir haddizatında, zaman askıdadır..

Resim
"herşey senin düşündüğünden daha karmaşık. doğru olanın, sadece onda birini görüyorsun. verdiğin her karardan etkilenecek milyonlarca şey var. her seçim yaptığında hayatını mahvedebilirsin. ama belki de aradan 20 yıl geçer... ...ve sen asla ama asla neden böyle olduğunu anlayamayabilirsin. ve doğru işi yapmak için yalnızca tek şansın vardır. sadece dene ve boşanmanın nedenini bulmaya çalış. ve kader diye bir şeyin olmadığını söylerler ama herkes kendi kaderini belirler. ve dünya ne kadar uzun süre devam ederse etsin... ...sen sadece saniyelik bir zaman dilimi için buradasın. zamanının büyük bir kısmı, ölüyken ya da doğmamışken harcanır. ama yaşamak varken, sen, birinin gelip her şeyi... ...düzeltmesini bekliyorsun. bir telefon için, bir mektup için... ...ya da bir bakış için yıllarını harcıyorsun. ve gelecek gibi görünmesine rağmen asla gelmiyor. sonuçta zamanını hayal meyal bir pişmanlık... ...ya da gerçekleşmesi imkânsız bir umut ile geçiriyorsun. sana bağlıl...

"What if you had a second chance with the one that got away?"

Resim
Richard Linklater sevdiğim, saydığım bir yönetmen. En başta okuru "düşün, düşün" diye zorlar diyaloglarına hastayım. Başkasını bilmem ama ben sar başa sar başa seyrederim onun filmlerini, hatta not da tutarım "hımm, bu çok kıymetli" diye. Before Sunrise, Before Sunset ikilemesininse bende bir tekrar zamanı vardır, günü vakti gelince ardarda bir daha tazelerim anısını. Filmde Jesse ve Celine ile eş zamanda yaşıyor ve düşünüyor hissini yaşamanın dışında "acaba nasıl olurdu" sorusunun hayatın her anında fikrimizi meşgul ediyor oluşu da filmi gözümüzde değerli kılan başka bir sebep. Hevesi alınmamış şeylerin bizde ne kadar kıymetli olduğunu, bir daha karşılaşabilmenin müphem huzursuzluğu ve heyecanını, nihayetinde hasıraltı edilen pişmanlığın içten iliği nasıl kurutuğunu tekrar tekrar görmek ister, tekrar tekrar yaşamak isterim. Geçen gün yine yaptım bunu, kuru beklentilerden çoktan elimi eteğimi çektim ama Jesse ve Celine'in üzerine çok yakışan bütün bu h...

Evvel zaman içinde, evvel zaman dışında..

Yirmili yaşların ortasına demir atmak üzere olup, hala ışıma yapmayan kararlı bir hayata ulaşamamak gerçekten radyasyon yüklü bir sıkıntı. Elinin değdiğini kurutmuş, en çok da bu kurumadan kendi nasiplenmiş insan, hayattan kendini erken emekliye ayırmayı yeğliyor. Okul da bitmiş diyor, dile kolay yedi yaşında başlamıştık okumaya dibini de gördük sayılır yükseklerde gözümüz olmayınca. Hala mı bi yetmezlik, hala mı Faithless şarkısı dinleyip "it's always one step too far" demeler? Okul bitince, hele bir de hala işsizseniz ve evlilik de ufukta ucunu bile göstermiyorsa kafayı kaşımanın vakti gelmiş demektir. Bu 'ara emeklilikte' içli dışlı eşraflı bir düşünce, oturmamış taşların oyuklarını doldurmaya hayli yardımcı oluyor. Bahçede domatesi devlet emekliliğine erteleyin ama arada sık sık kafanıza estiğinde, iş güç sahibi olsanız bile kendinizi emekli edin kendi otoritenizde. T.S Eliot'un şu minvalde bir sözü vardı -özüne halel getirirsem biri düzeltsin-; dönüp bakt...