30.4.10

Kadınlar diye düşündüm; sihirliydiler kadınlar. Ne harikulade varlıklardı onlar!

Dünyaya kendinden bir adet daha sunmak istemediği için yada "babası olmak istemediği için" baba olmayan Bukowski'nin baba olmadan sahip olduğu çocuklarından biridir Henry Chinaski. Daha çok içindeki çocuktur bu Henry, Bukowski'nin. O malum masum iç çocukları gibi değil de dıştaki Bukowski'nin birebir aynısı, belki ikinci dereceden türevidir bu içteki Henry. Dıştakinin bütün dünyayı sallamaz, düzene küfrü çekmiş, ucuz hayat, ucuz kadın, ucuz şarap düşkünü halleri içte bir Henry olup yazıya dökülmüş, sonra da yazıdan Bent Hamer adlı bir yönetmen izanıyla resme dönüştürmek istemiştir onu. İyi olmuş mudur? İllaki olmuştur ama sayın Hamer bu pirüpaklıkla, bu sempatik tarzla Henry'yi Bukowski'nin içinden jiletlemiş çıkarmıştır. Hani ki, bizim bu Bukowski dediğimiz adam paspal, haddince kirli, dağınık, hizadan uzak bir alemde yaşayan biri idi, bu filmde Matt Dillon ne kadar kıyıdan kenardan Bukowski'yi andırır olsa da, cici bir hayat hikayesi görünümünden uzaklaşamıyor film bundan kelli. İşte, dünyayı tınlamayan bohem ve yazmaya teşne bir genç, babasına resti çekmekle  birlikte özgür dünyasında şu kadın benim, o kadın senin salınımlar yapmaktadır. Aralara Bukowski kitaplarından başta Factotum olmak üzere serpiştirmeler yapılmıştır. Bir ara Henry bitlenir, o hallerine biz güleriz falan. Yani şöyle bir durum var; bu film kitabın filme uyarlaması değil, kitaptan esinlenme bir film olabilir sadece. Yönetmen bu amaçla yola çıkmış, güzel de etmiş ama her filmde olan uyarlamaların kitabın yanında numune kalma bedbahtlığı bu filmin de suratına yapışmış. Hani filmi sevmedim desem, hele ki müziklerine yanıp bitmedim desem ayıplardan ayıp beğenirim ama yönetmen efendi bizde yerini bulan Bukowski kalıbına kendi Henry'sini sığdıramamıştır. Neyse, bu mühim değil; böyle de, şöyle de, öyle de, her halde makbule geçer yine de.

Müziklerden bahsettim de Kristin Asbjørnsen bu filmde hakkı en çok teslim edilmesi gerekenlerden. Zira üç gündür kulağıma çadır kurmuş durumda. Her yönüyle güzel bu müziklerden bir kuple de aşağıya yapıştırdım, sevebilirsiniz.





Kristin Asbjørnsen (Dadafon) / I Wish To Weep
Bir şiir caddelerde ve lağımlarda
Azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle
Dolu bir şehir gibidir,
Basmakalıp sözlerle ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle
Ve kuraklık mevsimleriyle doludur,
Şiir savaşta bir şehirdir,
Bir şiir, saati “niye” diye sorgulayan bir şehirdir,
Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir,
Berberi alaycı sarhoşlarla dolmuştur,
Bir şiir öyle bir şehirdir ki, tanrı, sokaklarında
Leydi Godiva gibi çıplak dolaşmaktadır.

Factotum (2005) / Bent Hamer

2 Yorumcu:

  1. film efsaneydi hakikaten ve bir de i wish to weep tabi ki. ek olarak: izlenilen filmin yorumunu başkasından alınca daha da iyi oluyor.

    YanıtlaSil
  2. i wish to weep yada slow day efsane sıfatını kaldırır da altında bukowski adının olması filmi yükleyip kaldıramıyor bence. hiç yoktan iyidir tabi.

    YanıtlaSil

Âlâkeder

© _iyi ya. 2013 - -